Delaying a COVID vaccine’s second dose boosts immune response (Prof.Dr.Reşit Özkanca WEB)

Older people who waited 11–12 weeks for their second jab had higher peak antibody levels than did those who waited only 3 weeks.

An elderly man receives a dose of the Pfizer-BioNTech COVID-19 vaccine at El-Menzah sports hall in Tunisia's capital.
A man in Tunis receives a dose of the Pfizer–BioNTech vaccine for COVID-19. Credit: Jdidi Wassim/SOPA Images/LightRocket via Getty

Facing a limited vaccine supply, the United Kingdom embarked on a bold public-health experiment at the end of 2020: delaying second doses of COVID-19 vaccines in a bid to maximize the number of people who would be at least partially protected from hospitalization and death.

Now, a study suggests that delaying the second dose of the Pfizer–BioNTech mRNA vaccine could boost antibody responses after the second inoculation more than threefold in those older than 801.

It is the first direct study of how such a delay affects coronavirus antibody levels, and could inform vaccine scheduling decisions in other countries, the authors say. “This study further supports a growing body of evidence that the approach taken in the UK for delaying that second dose has really paid off,” Gayatri Amirthalingam, an epidemiologist at Public Health England in London and a co-author of the preprint, said during a press briefing.

Many COVID-19 vaccines are given in two doses: the first initiates an immune response, and the second, ‘booster’ shot strengthens it. Clinical trials of the three vaccines used in the United Kingdom generally featured a three- to four-week gap between doses.

But for some existing vaccines, a longer wait between first and second doses yields a stronger immune response. Delaying the COVID-19 booster shots could also expand partial immunity among a greater swathe of the population than could the shorter dosing schedule. On 30 December, the United Kingdom announced that it would delay the second dose by up to 12 weeks after the first.

To determine whether the delay paid off, Amirthalingam and her colleagues studied 175 vaccine recipients older than 80 who received their second dose of the Pfizer vaccine either 3 weeks or 11–12 weeks after the first dose. The team measured recipients’ levels of antibodies against the SARS-CoV-2 spike protein and assessed how immune cells called T cells, which can help to maintain antibody levels over time, responded to vaccination.

Peak antibody levels were 3.5 times higher in those who waited 12 weeks for their booster shot than were those in people who waited only 3 weeks. Peak T-cell response was lower in those with the extended interval. But this did not cause antibody levels to decline more quickly over the nine weeks after the booster shot.

The results are reassuring, but are specific to the Pfizer vaccine, which is not available in many low-to-middle income countries, says Alejandro Cravioto, chair of the World Health Organization’s Strategic Advisory Group of Experts on Immunization. Countries will need to consider whether the variants that are circulating in their particular region might raise infection risk after only one vaccine dose, he says.

For the United Kingdom, extending the interval between doses was clearly the right choice, but the country’s lockdown deserves part of the credit for that success, says Stephen Griffin, a virologist at the University of Leeds, UK. “People are theoretically vulnerable between their first and second jab,” he says. “What’s worked in the UK is maintaining restrictions at the same time as vaccinating.”

doi: https://doi.org/10.1038/d41586-021-01299-y

References

  1. 1.Parry, H. M. et al. Preprint at medRxiv https://doi.org/10.1101/2021.05.15.21257017 (2021).

Türkiye’de halen aktif olarak kullanılan aşılar güvenli mi? ( Prof.Dr.Reşit Özkanca WEB)

Ülkemizde bazı kişilerin aşı karşıtlığı ve temelsiz bilgilerle kafa karışıklığına sebep olması nedeniyle bu bilgiyi vermek istedim. Ülkemizde halen kullanılan aşılar ile ilgili bilgiler aşağıda sunulmuştur.

TÜRKİYE’de  halen kullanılan aşılar;

Canlı zayıflatılmış aşılar hakkında genel bilgi

Zayıflatılımış veya inaktif aşılar konusunda bilim dünyası daha deneyimli olup, gelenekselleşmiş yöntemlerle üretilir. İlgili virus aktivitesi zayıflatılmış ve vücudumuzda hastalık yapamayacak düzeyde moleküler olarak zayıflatılmış olarak insana verilir. Virüs ya da bakterinin atenüe (zayıflatılmış) formudur. Sadece vücüttaki varlığı savunma sistemimizin aktif hale geçerek ilgili savunma moleküllerinin sentezlemesini tetiklerler. Sonrasında tüm yabancı partiküllere uygulanan yöntemle uzaklaştırılır ve etkisiz hale getirilir. BCG, kızamık, kızamıkçık, kabakulak, su çiçeği, oral polio bunlara örnektir.

İnaktive aşılar: (Çin Sinovac Aşısı)

Etkenin tamamı ya da bir parçasından üretilmiş aşılardır. Bu aşılarda etkenin vücutta çoğalması mümkün değildir. Öldürülmüş virüs ihtiva etmelerinden dolayı ilk aşamada daha güvenli olduğu kabul edilir. Genellikle 2 doz veya gerekirse ikiden fazla doz ile  bağışıklık elde edilir. Bu aşılara örnek olarak virus esaslı olan hepatit A, polio, kuduz, grip aşıları ve bakteri esaslı boğmaca verilebilir.  Bu aşılara örnek ülkemizde kullanılan Çin  Sinovak  aşısı buna örnektir.

Zayıflatılmış Viral Vektör (Adenovirüs) Aşıları (Sputnik V Aşısı)

Bu Adenovirüs insanda normal şartlarda da enfeksiyona sebep olabilen ve grip benzeri semptomlar gösterebilen virüslerdir. Aşıların içindeki mikroorganizmalar canlıdır fakat, zayıflatıldıkları için insanlarda hastalık yapamazlar. Bu virus genomuna bir taşıyıcı gibi korona proteinleri de üretecek gerekli genetik kodlar eklenerek vücuda girmesi sağlanır. Bu sayede ilgili korona virüse ait proteinlere karşı savunma sistemimizin uyarılması temin edilir.  Sputnik-V ve Oxford/AstraZeneca aşıları bu gruba aittir.

Mesajcı RNA (mRNA) Aşıları (Biontech/Pfizer Aşısı)

mRNA hücrelerimizde DNA’dan gelen emirler doğrultusunda sentezlenen ve ribozomlar üzerinde istenen proteinlerin sentezlenmesini sağlanan kodları taşıyan bir moleküldür. Aşı uygulamasında Laboratuvarda yapay olarak üretilen mRNA’lar tıpkı kendi mRNA’larımız gibi çalışarak virüse karşı bizi uyarmayı amaçlamaktadır Ribozomlardaki işlemini sonlandıktan sonra oradan protein üretim merkezi olan ribozomlardan ayrılır ve hücre stoplazması içerisinde parçalanarak monomerlerine ayrılır yanı parçalanır. Vücudumuza giren her yabancı partiküle karşı (antijene) karşı, ilk etapta, bir antikor üretilerek cevap  verilir ve tehlike bertaraf edilir.

Bu aşı sisteminde de virüsün tanınması ve bağışıklık sistemimizin aktif hale geçmesini sağlayacak proteinlerin hücreye dışarıdan verilen mRNA tarafından ürettirilmesini sağlayacak bir plan mevcuttur. Yine mRNA işini tamamlayıp hücrelerimize virüse ait antijenik molekülü ürettirdikten sonra ortadan kaldırılır. Memeli hücrelerinde mRNA ömürleri birkaç dakikadan günlere kadar uzanabilir. İnsanda 12-24 arasında mRNA ortadan kaldırıdığı literatürde geçmektedir. Yanı kalıcı değildir. Ayrıca hücrenin DNA’sının bulunduğu çekireğe geçmesi beklenmez. Biontech/Pfizer, Moderna aşıları bu gruba girmektedir.

Sonuç olarak Covid-19 ve varyantları nedeniyle kullanılan aşılar Dünya Sağlık Örgütü ve tüm dünyadaki saağlık kurlumları tarafından ve de aşıyı kullanmaya karar veren ülkeler tarafından her yönüyle incelenmektedir. Ülkemizde şu anda kullaanılan aşıların güveniği ile ilgili hiç bir problem yoktur. Aşıları etki mekanizmaları nedeniyle yan etkileri olabilmektedir fakat bu yan etkiler tolere edilebir ve normal grip olan insanın yaşadığı etkilere benzer etkilerdir. Fakat Covid-19 virüsü bazı bilemediğimiz nedenlerden dolayı çok sağlıklı bazı insanlarda bile öldürücü olabilmektedir. Bu alanın uzmanı bir kişi olarak aşı olmanızı şiddetle tavsiye ederim.

Prof.Dr.Reşit ÖZKANCA

Reşit özkanca web Koronavirüs aşısı kısırlık yapar mı? Prof.Dr.Mehmet Ceyhan

Covid-19 aşılarına ilişkin bazı söylemlerin bilimsel dayanaktan uzak olduğunu bildiren Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, kamuoyunda aşının kısırlık yapabileceği yönündeki iddialara cevap verdi ve merak edilenleri yanıtladı.

05 Haziran 2021 Cumartesi, 14:08

Türkiye’nin Covid-19 salgınıyla mücadele kapsamında başlattığı aşılama süreci hızla devam ediyor. Bu süreç, Covid-19 aşılarıyla ilgili pek çok soru ve cevabın kamuoyunda tartışılmasına neden oluyor.

Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesi Çocuk Enfeksiyon Hastalıkları Bilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Ceyhan, aşıların uzun vadede çeşitli yan etkileri olabileceği yönündeki iddiaları ve Covid-19 aşılarıyla ilgili merak edilenleri,  değerlendirdi.

Geliştirilen tüm aşıların, uygulanan bölgede kızarıklık, sertleşme, şişme, vücutta ateş reaksiyonu, kırgınlık, kas ağrısı gibi en fazla 2-3 gün sürecek yan etkilerinin gözlemlenebildiğini aktaran Ceyhan, bunun dışında uzun süreli yan etkisinin olmasının mümkün olmadığını, çok küçük bir ihtimal dahi olsa bu durumda aşının insanlara uygulanamayacağını söyledi.

“BU YAN ETKİLER ASLA KABUL EDİLEMEZ”

Ceyhan, ilaçlardaki yan etkilerin belli ölçüde kabul edilebilir olduğunu ancak aşılarda, ilaçlardan farklı bir yaklaşımın benimsendiğini belirterek, şöyle konuştu:

“İlacı hastaya veriyorsunuz. Yani kişi zaten hasta ve o hastalıktan belli oranda zarar görecek. Dolayısıyla ilacın bazı zararlarını göze alıp, kişinin hastalığından daha az zararlıysa hastaya verebiliyorsunuz ancak aşıyı sağlıklı insanlara yapıyorsunuz. Hastalığı olmayan birini hasta edebilecek ufak bir yan etki ya da ölüme, kansere veya kısırlığa yol açabilecek bir yan etki aşılarda asla kabul edilemez. En küçük bir ihtimal dahi olsa bu aşının geliştirilip insanlara uygulanması mümkün değil.”

Tüm ülkelerin aşıların uygulanmasına karar veren danışma kurulları olduğunu ve aşıların bu kurullardan geçerek, çeşitli değerlendirmeler sonucunda vatandaşlara uygulandığını anlatan Ceyhan, “Özellikle Türkiye Cumhuriyeti Sağlık Bakanlığında çok ciddi bir yan etki izleme sistemi vardır. Bunda en ufak bir yan etki gözlemlense bildirilir, değerlendirilir, onu takip eden bir de bilimsel kurul vardır. O kurul da aşıyla ilgili olabilecek yan etkiler neyse onu takip eder. Yani bu dinamik bir süreçtir.” dedi.

“DNA’YI DEĞİŞTİRME ŞANSI YOK”

Prof. Dr. Ceyhan, mRNA aşılarının uzun süreli yan etkileri olabileceği ve “DNA’yı değiştirebileceği” yönünde bazı iddiaların gündeme geldiğini ancak bunun mümkün olmadığını vurgulayarak, şöyle devam etti:

“Bu RNA çekirdeğin dışına çıkıyor. Sonra, şu anda aşıda kullanılan mRNA’ya dönüyor ve hücrenin içerisindeki protein sentez bölgesini uyarıyor. Daha sonra onun yapısına uygun şekilde protein sentezleniyor. Bu yeni bir teknoloji değil, yıllardan beri uygulanıyor. Zaten o yüzden aşı bu kadar kısa şekilde geliştirildi. Bu RNA, vücutta en fazla 3 gün kalabiliyor, daha sonra vücuttan atılıyor. Hatta bu yüzden kansere karşı geliştirilen aşıda başarılı olunamadı, vücutta çok kısa süre kalabildiği için o süre, o proteini geliştirmek için yetmedi. Şimdi burada bir virüs, enfeksiyon söz konusu olduğu için burada uygulanabiliyor. Ayrıca hücrenin içine girmediği için gidip DNA’yı değiştirme şansı yok. Yani uzun süreli yan etkisi olacağı yönündeki iddialar tamamen bilimsel dayanaktan uzak.”

BİLİMSEL DAYANAKTAN YOKSUN

SinoVac’ın ise ölü bir aşı olduğuna işaret eden Ceyhan, bu nedenle kısa süreli yan etkilerinin daha az gözlemlenebildiğini ve etkisinin de daha düşük olduğunu kaydetti.

Prof. Dr. Mehmet Ceyhan, kamuoyunda aşının kısırlık yapabileceği yönünde de bazı iddialar dolaştığına yine bunun da bilimsel dayanaktan tamamen yoksun olduğuna dikkati çekerek, “Bir kişiyi aşıyla kısır yapabilseydiniz, çok yoğun doğum kontrolü uygulamak isteyen ülkeler var. Bu ülkeler, çocukluk dönemi aşılarına bunu verirdi ve çok rahat nüfus kontrolü sağlardı. Böyle bir şey hiçbir aşıda mümkün değil, o kadar kolay da değil.” diye konuştu.

VAKA SAYILARIMIZ HALA YÜKSEK

Aşı olmakta kararsız kalan kişilere aşı olmalarını tavsiye eden Ceyhan, sözlerini şöyle tamamladı:

“Vaka sayılarımız hala yüksek. Herkesin kendisini koruması lazım. Bir de yüzde 70-75 aşılamaya ulaşırsak salgın bitecek zaten. BioNTech biraz daha bağışıklığı artırıyor deniliyor ama çok da uzun süre korunmamız gerekmeyebilir. Yani üçüncü dozdan falan bahsediliyor ama onun gerekip gerekmediği daha belli değil. Bunu, birkaç ay sonra daha rahat konuşuruz. Onun için herkes hangi aşıyı buluyorsa bir an önce onu olsun.”

Sayın hocamın fikirlerine %100 katılıyorum. Aşı olma konusunda tereddüte yer yok.

Prof.Dr.Reşit ÖZKANCA

Reşit Özkanca İsim Benzerliği

KAMUOYUNA DUYURU

  • Ben mikrobiyoloji profesörüyüm. İnternette adım tarandığında Reşit Özkanca adıyla benimle ilgisi olmayan HABERLER’in çıktığı   görülmektedir. Tanımadığım ve isim benzerliğinin olduğu ve kitap yazarı olduğu anlaşılan kişi ile ilgili çıkan hiçbir haber benimle ilgili değildir. Bu isim benzerliği dışında bu haber, yazı ve kitaplarla herhangi bir bir ilgim yoktur. Sadece isim benzerliğidir. Bunları web sayfalarından engellemem mümkün görünmemektedir. Şahsimla ilgili olan mikrobiyoloji alanımda akademik kitabım (Akuatik Mikrobiyoloji) ve makalelerim vardır. Bu yanlış anlaşılmayı kamuoyunun dikkatine sunarım.
  • Reşit ÖZKANCA Kimdir?
  • Trabzon’un Of-Hayrat ilçesinin Köyceğiz köyünde doğan Reşit  Özkanca olarak memleketime ve milletime 30 yıl hizmet ettim. Mikrobiyoloji alanında uzmanlaştıktan sonra çok sayıda akademik görevlerde bulundum. Asistanlıktan Profesörlüğe kadar her kademede heyecanla çalıştım. Binlerce öğrenci  yetiştirme fırsatım oldu. Uluslararası  yayınlar ve çalışmalar yaptım ve yapmaya devam ediyorum. Akuatik Mikrobiyoloji alanında Türkiye’de ilk olan bir kitabı yazmak nasip oldu. İyi  niyetle ve ülke  sevgisi ile yıllarca çalıştım. Çalıştığım vakıf kurumlarında bile resmi bir kurum olarak görev yaptım ve sadece akademik işler yaptım. Fakat Akademik özerkliğe  müdahale edildiği için görevi bıraktım . Yanıldığım  ve hayal kırıklığı yaşadığım durumlar oldu. Demokrasiye inanan bir kişi olarak her zaman devletimin ve milletimin yanında oldum. Memleketimiz ve milletimizde zarar veren hiçbir yapı  ile organik bir bağım olmadı.  Hakkımda devam eden herhangi bir adli takibat yoktur ve hakkımda hüküm verilmemiştir. Ülkemize ve insanlarımıza silah doğrultan her türlü  terör örgütünü lanetliyorum. Saygılarımla 

Mitekondri DNA’sının çocuğun karekterine etkisi

Çevremizdeki insanlar kişiliğimizin oluşmasında anne, baba ya da çevremizin mi daha etkili olduğunu merak eder. Bir çocuğun nasıl geliştiğini belirleyen nedir? Bir çocuğun nasıl bir kişiliğe ve karektere sahip sahip olacağına etki eden her faktörü bilmemiz mümkün değil fakat araştırmacılar bilgi birikimiz çerçevesinde bazı etkenleri her yönden araştırmaktadırlar. Bunlar genetik, ebeveynlerin tutum ve davranışları, çocuğun deneyimleri, ve edinilmiş tecrübeler, arkadaş çevresi, aile ortamı, ekonomik yeterlilik, eğitim ve ilişkiler gibi şeyleri içermektedir. Araştırmacılar, bu faktörlerin rolünü anlayarak, bu tür etkilerin çocukların gelişimine nasıl katkıda bulunduğunu daha iyi belirleyebilirler. Kendi genel kişiliğinizi düşünün. Bugün sizin ne kadarınız genetik geçmişinizle ne kadarı.?

Bu soru yüzlerce yıldır felsefe, psikolog ve eğitimci, biyolog ve araştırmacıların konusu olmuştur. Doğanın (genetik alt yapımız, Nature) veya beslenmenin (çevremiz, Nurture) sonucu muyuz? Bugün, çoğu araştırmacı, çocuk gelişiminin hem genetiğin ve hem de beslenmenin karmaşık bir etkileşimini içerdiği konusunda hemfikirdir. Gelişimin bazı yönleri biyolojiden güçlü bir şekilde etkilenebilirken, çevresel etkiler de bir rol oynayabilir. Örneğin, ergenliğin başlangıcının ne zaman meydana geldiği zamanlaması büyük ölçüde kalıtımın sonucudur. Ancak beslenme gibi çevresel faktörlerin de bir etkisi de olabilir. İnsanlık tarihinin en eski dönemlerinden beri kalıtımın ve çevrenin etkileşimi, çocukların kim olduğunu ve kim olacağının biçimlendirilmesinde etkili olmuştur. Bir çocuğun ebeveynlerinden miras aldığı genetik talimatlar gelişim için bir yol haritasını oluştururken, bu yol haritası çevrçevesinde bu davranışların nasıl kontrol edileceği, nasıl şekilleneceğini ise çevresel faktörler ile birlikte etkileşim halinde belirler. Doğanın ve çevrenin karmaşık etkileşimi yalnızca belirli anlarda veya belirli zaman aralıklarında gerçekleşmez, kalıcı ve ömür boyu sürer.

Bu makalede, biyolojik etkilerin çocuğun gelişimini şekillendirmesine nasıl yardımcı olduğunu daha yakından inceleyeceğiz. Deneyimlerimizin genetik ile nasıl etkileşime girdiği hakkında daha fazla şey öğreneceğiz.

İNSAN VE GENETİK

Genetik yapı canlının kalıtımsal özellikleridir. İnsan fiziksel özelliklerin yanında davranışsal bazı özellikler de doğuştan getirilir. Psikolojide kalıtım yoluyla edinilen özelliklere  doğuştan gelen karekterler denir. İnsan davranışlarında çevrenin de etkisi vardır ki, bu etkilere kazanılmış  karekterler denir. Bazı durumlarda ise hem genetik ve hemde çevrenin ortak etkileşimi sonucu ortaya çıkabile karekterler vardır. Örneğin şarkı söyleyebilme, hızlı düşünme, oyun oynama kabiliyeti, muhakeme yapabilme, fiziksel yapı, sosyal çevrenin de etkisi ve katkısıyla davranışların şekillenmesinde önemli bir yere sahiptir. Ama bu özellikleri de genetik potansiyelden bağımsız düşünemeyiz. Çünkü zihinsel potansiyel veya zeka kapasitesi yukarıda verilen örneklerle doğrudan ilişkilidir. Doğuştan ve edinilmiş donanımın etki miktarı davranışın türüne göre değişir.  Örneğin tek yumurta ikizlerinin zekâları arasında genetiğin etkisinin %88 ilişki olduğu bir çalışmada belirlenmiştir. Fakat farklı sosyal ve kültürel ortamlarda ve çevrelerde büyütülen tek yumurta ikizlerinde ise kişiliğin ve karekterlerindeki benzerlik oranı azalmaktadır. Aynı yumurta ikizlerin aynı gen yapısını taşıması nedeniyle, bu çocukların üzerinde çevrenin de etkisinin anlaşılmasında çok sayıda bilimsel çalışma yapılmıştır.  Burada önce ökaryotik genetiğin etkisi ve sonra çevrenin etkisini inceleyelim.

İnsan genomunda iki kalıtsal materyal vardır. Birincisi annenin ve babanın karekterlerini birleştiren  çekirdek DNA’sı yani kromozomlar, diğeri ise anneden ağırlıklı olarak geldiği kabul edilen mitekondri DNA’sıdır (mtDNA). Gelişimin en erken döneminde en başında, bir çocuğun gelişimi, erkek üreme hücresi veya sperm, dişi üreme hücresini yumurta hücresi ile birleşmesi ile başlar. Sperm ve yumurtaların her biri, yeni gelecek yavrunun tüm özelliklerinin oluşmasını belirleyecek olan çekirdeklerindeki kromozomları içerir. Bu kromozomlar yapısal olarak sarmal bir yapıdan oluşan şifre dizilerinden oluşmaktadır. Her bir gen farklı sayıda nükleotit dizilerinden oluşmaktadır. Bu kromozomlarda bulunan genler, tüm yaşamı oluşturan genetik kodu veya talimatları içeren DNA (deoksiribonükleik asit) olarak bilinen kimyasal bir yapıdan oluşur. Sperm ve yumurta dışında, vücuttaki tüm hücreler 46 kromozom içerir. Tahmin edebileceğiniz gibi, sperm ve yumurtaların her biri sadece 23 kromozom içerir.

Bu, iki hücre bir araya geldiğinde ortaya çıkan yeni organizmanın  vücüt hücrelerinde sabit 46 kromozom olmasını sağlar. Peki, her iki anne ve babadan genetik genetik kodlar, çocuğun gelişimine ve sahip olacakları özelliklere tam olarak nasıl etki eder? Bunu tam olarak anlamak için, öncelikle çocuğun genetik kalıtımını ve bu genlerin etkinlik derecesine göre gösterecekleri metabolik faaliyet çok önemlidir. Bu genlerin aktivite potansiyeli sonucunda ortaya fiziksel bir görünümü çıkar. Fiziksel görünüm (fenotip) dış görünüm anlamına gelir. Bir genotip, bir kişinin anne-babadan aldığı aldığı tüm genleri ifade eder. Fenotip ise boyu ve saç, deri rengi, veya göz yapısı, vucüt yapısı gibi fiziksel özellikleri yanında, ayrıca utangaçlık, duygusallık dışa dönüklük gibi bir çok fiziksel olmayan özellikleri içerebilir. Ruh sağlığı ve hastalığı, bilişsel yetenekler, kişilik, okul başarısı, hemen hemen psikolojinin tüm alanları için çok önemlidir. Genlerin etkinliği ve kendini gösterebilmesi anne ve babadan gelen kromozomlar üzerinde gen lokuslarındaki homolog bölgelerdeki genlerin baskınlık (dominantlık), resesiflik (çekiniklik) ve eşbaskınlık şeklinde kendini ifade etmesine bağlıdır. Yani anne veya baba hangi özellik baskınsa o özellik ortaya çıkacaktır. Veya her iki kromozomdan çekinik genler eşleşirse çekinik karekter ortaya çıkacaktır. Bazı eşleşen genler ise ortak etki göstererek, ikisinin arası bir özelliğin ortaya çıkmasını sağlar.

Mitekondri DNA’sı (mtDNA) ve kalıtım

İnsan mitokondrial DNA (mt.DNA)’si, hücre stoplazmasında bulunan, sayısal olarak anneden daha fazla gelen, 16.569 baz çifti içeren küçük, çift zincirli, hücre stoplazması içerisindeki mitekondrilerede bulunan sirküler bir moleküldür. Mitokondri ökaryotik hücrelerin, enerji üretimi görevini üstlenen ve kendi DNA’sına sahip sitoplazmik bir organeldir. Sayıları enerji ihtiyacına göre, hücreden hücreye değişen mitokondriler, 1-7 mikrometre uzunluğunda çubuk şeklinde veya 2-3 mikrometre çapında küresel yapılardır. küçük, çift zincirli, sirküler bir moleküldür. Bu sirküler kromozom herbiri kendi başına replike olabilen hafif (L) ve ağır (H) zincirden oluşur. mtDNA’nın çekirdek DNA’sından bağımsız replikasyon ve transkripsiyon sistemi vardır. Ancak mtDNA’nın replikasyon ve transkprisyonu için gerekli enzimler, çekirdek DNA’sı tarafından sentezlendiğinden, mt DNA tam bir otonomiye sahip değildir. Mitokondrial genom 37 gen içerir. Bunlardan 13’ü solunum zincirindeki yapısal proteinleri (Nikotinamid Adenin Dinükleotit Dehidrogenaz, Sitokrom C oksidoredüktaz, sitokrom C oksidaz ATP sentetaz) kodlarken, 2’si RNA ve 22’si de tRNA genlerini kodlar.

Mt.DNA’nın çekirdek DNA’sından bağımsız replikasyon ve transkripsiyon sistemi vardır. Ancak mt.DNA’nın replikasyon ve transkprisyonu için gerekli enzimler, çekirdek DNA’sı tarafından sentezlendiğinden, mt DNA tam bir otonomiye sahip değildir.Mitokondriyal DNA‘nın (mtDNA) sadece anne yumurta hücrelerinden geçtiğine inanılır ve babalık katkısı yoktur diye güçlü bir kanı vardır.  Bu görüşe göre sadece mitokondriyal DNA anneden gelir bizlerin mitokondri DNA‘sı annemizden bize kalmıştır düşüncesi yaygın bir şekilde kabul edilmektedir. Ama son zamanlarda yapılan çalışmalar babanın mtDNA ‘sını yavrularına aktarabileceğine dair güçlü kanıtlar sunulmaktadır. Mitekondrilerin yavruya geçişinde anne ağırlığı olduğu bir gerçek. Bu kabulun nedeni İnsan yumurtaları 100,000 kopyadan daha fazla mtDNA içerirken, sperm yaklaşık 100 kopya içermesidir . İlk hipotezler, baba mtDNA moleküllerinin döllenmiş yumurtadaki anne mtDNA‘lara göre sayıca seyreltildiği bilinmektedir. Araştırmacılar onlarca yıldır sağlıklı organizmaların neden hücresel güçlerini sadece anneden aldıklarını ve bu şekilde miras kalan mitokondriyal genlerin sağladığı olası evrimsel avantajlar üzerine tartışmaktadır. Bu nedenle yahudilik inancında, anne tarafında gelen mitekondri genomunun yüzlerce yıl değişmediğinden ve aynı kaldığına inanıldığından, anne tarafından gelenler gerçek yahudi olarak kabul edilmektedir. Ama bazı canlılarda yapılan çalışmalarda az da olsa babadan gelen mtDNA’nın da yavruya aktarıldığını bilimsel yayınlarda sunmaktadırlar Fakat son yıllarda yapılan genetik çalışmalar bu tezleri zayıflatmaktadır. Örneğin 2002 yılında New Scientist dergisinin internet sitesinde yayınlanmış ve Danimarkalı bir hastanın mitokondrilerini %90 oranında babadan aldığının anlaşıldığı bildirilmiştir.

Bir başka çalışmada, insan poliploid embriyolarını kullanan ve daha önce yapılan insan çalışmaları, gelişimin sekiz hücresi aşamasına kadar ancak baba mtDNA’yı tesbit edebilmişti. Bununla birlikte, 2002 yılında, anne ve baba mtDNA’yı ifade eden, kasları etkileyen bir durum olan mitokondriyal miyopatisi olan erkekle ilgili bir rapor yayınlanmıştır. Bu gözlem, insanlarda (yosunlar, bitkiler, maya ve Drosophila dahil olmak üzere) katı baba mtDNA mirasını sergilemesi bakımından önemlidir.

Bu çalışmanın bilimsel, tıbbi ve etik yönden ispatlanabilmesi için daha fazla bilimsel veri gerekmektedir. İlk olarak şu sorulara cevap verilmesi gerekir;. Baba mtDNA’nın döllenmiş yumurta hücresi tarafından ortadan kaldırıldığının kesin mekanizmasının bilinmesi gerekir.  İkinci soru, baba mtDNA aktarımının mtDNA işlemindeki bir nadir mutasyondan mı kaynaklanmaktadır yoksa normal mitokondriyal metabolizmanın bir sonucumudur ? Son olarak, mtDNA’nın babadan gelen bir kalıtımsal işlem olduğunun oranı nedir ?.

Bu soruların cevapları geçmiş ve gelecekteki tıbbi çalışmaları etkileyecektir. Anne ebeveynden genetik kökenleri inceleyen birçok çalışma yapılmıştır. Örneğin, 2017’den bir çalışma, otizm ile belirli mitokondriyal haplotipler arasında bir genetik bağlantı  olduğu tesbit edilmişti. Bilinen Kalıtsal mt DNA hastalıkları;  a) Substrat taşınım defektleri, b) Substrat kullanım defektleri c) Krebs siklusu defektleri, d) Oksidasyon fosforilasyon defektleri  e) Respiratuar zincir defektleri, f) Protein taşınım defektleri.

Tarihsel bir bakış açısıyla, baba mtDNA iletimi, tüm yaşayan insanların anne ataları olan “mitokondriyal Havva” ile ilgili iki klasik ama tartışmalı raporun yeniden yorumlanmasına yol açabilir. 1987 yılında, bilim adamları, “tüm mitokondriyal DNA’ların bir kadından kaynaklandığını” ve muhtemelen yaklaşık 200,000 yıl önce Afrika’da yaşadığını gösteren dünya çapında bir insan mtDNA anketinin sonuçlarını yayınlamışlardı. Havva, 200.000 yıl önce yaşamış olan tüm insanların annesini doğrulamak için mitokondriyal genomların önemli geçerli bir delildir.

Etik açıdan bakıldığında, baba mtDNA geçişinin ne kadar yaygın olduğu sorusu özellikle önemlidir. Geçtiğimiz yıl anne yolla aktarılan mitokondriyal genetik belirteçler olan K1a1b1a, K1a9, K2a2a ve N1b’nin Aşkenaz Yahudileri arasında yaygın olduğu, ancak nadiren başkalarında görüldüğü rapor edildi. Yahudilik sadece anneden aktarıldığına inanıldığı için, bu genetik göstergeler birine sahip olan birçok İsrail rabbinist uzmanı tarafından Yahudi soylarının belirlenmesinde güvenilir bir yasal ve dini göstergesi olarak görülmüştür.

Çocuğun gelişiminde  çevrenin etkisi

Genel anlamda, davranış genetikçileri, çocukların genetik donanımları, diğer çocuklara kıyasla bireylerin nasıl etkilendiklerini açıkça ortaya koymuşlardır. Rowe’nin kitabı, Aile Etkisi Sınırları (1994), ve Harris’in daha popüler kitabı olan Nurture Varsayımı (1998)’ında ebeveynlerin  ve genetiğin çocukların gelişimine olan etkilerini birlikte  anlatan kitapları ile konuya ışık tuttular.

Modern toplumlarda, çocuklukta sosyalleşmenin gerçekleştiği en az üç ana bağlam vardır, aileler, akran grupları ve çocukların günlük deneyimlerinin yapılandırıldığı ve denetlendiği okul sınıfları veya gündüz bakım merkezleri gibi ev dışı ortamlar. Çocuklukta sosyalleşme de ebeveynlerin çok önemli rolü olduğu literatürde desteklenmektedir. Atasözü  “Ağaç  yaşken eğilir” ebevynlerin çocuğun gelişimindeki rolünü niteler. Zaten çocuk gelişiminde 5-7 yaş aralığı karekter gelişiminde önemli olduğu bilinmektedir. Çocukları, büyüdükçe onları denetleyerek, öğreterek ve disipline ederek arzulanan şekilde gelişimini sağlamak ebeveynlerin en önemli amaçlarındandır. Özellikle erken çocukluk döneminin, insanların özellikle esnek olduğu yaşam evresinin, çocukların özellikle ailesini terk ettikten sonra, sosyal etkilere açık olduğu bir dönem olduğu olduğu bilinmektedir. Çocukların yaşamlarının ilk 5-7 yılında etkilenmeye özellikle yatkın olduğu düşünülen şeyler, konuştukları dil, yiyecek tercihleri, dini inançları ve bazı kalıcı kişilik özelliklerini içerir.

Doğanın genetik olduğunu (nature), beslenmenin (nurture) çevre olduğunu söylüyoruz. Bu iki faktörün insan davranışındaki etki ağırlığı veya ortak etkileri uzun zamandır devam etmektedir. Nature  or Nurture. Genetik biliminin gelişimine kadar insan davranışında çevrenin büyük etkisinin olduğu kabul edilmekteydi. Ama 1960 yılından sonra ikizler ve evlat olarak edinilmiş çocuklar üzerinde yapılan yoğun çalışmalar, genetiğin etkisinin anlaşılmasında çok önemli aşama olmuştur.  Aslında davranış genetik tekniklerin kullanılması yüz yıl kadar geriye gider;

Davranışşal Genetikte İkiz Çalışmaları

İkiz çalışmalarının ilki, 19.yy başlarında öncelikle İngiltere’de, aynı zamanda diğer Avrupa ülkelerinde de yapıldı. İkiz yöntem, iki tip ikizin karşılaştırılmasını içerir. Dünyadaki bütün doğumların %1’i ikizdir. Bunların 1/3’ü tek yumurta ikizidir. Bunlara monozigotik yani aynı yumurta ikizi denir. Bu ikizler döllenmiş bir yumurtanın, zigot aşamasında bölünmede meydada gelen bir durumdan dolayı, aynı DNA’ya sahiptirler ve birbirlerinin klonları gibidirler. Ayrı yumurta ikizleri ise, her erkek ve kız kardeşi gibiler ama aynı rahim içinde aynı anda gelişirler. İkiz yöntem bu iki grubun karşılaştırılmasından oluşur. Dört bin makalede incelenen 15 milyon ikizlerle yapılan anketler davranışlarda genetiğin daha ağırlıklı olduğu göstermiştir.

İkizleri davranışsal genetiğik kullanılmasının sebebi, örneğin aynı yumurta ikizlerinin birisinde müzik yeteneği varsa, diğerinde de olması gerekir ve bu genetik bir etki olarak değerlendirilir. Çünkü bunlar aynı ailede aynı rahimde ve aynı genetiğe sahip olduğunda bu sonuç beklenir. Ayrı yumurta ikizilerinin ise genetik yapıları farklı fakat yaşadıkları çevre ve beslenme ortamları aynı. Bu durumda çevrenin etkisi daha iyi değerlendirilebilir. Diğer yöntem ise evlat edinme yöntemidir. İkiz yöntem biyolojik bir deney gibi izlenmektedir. Bu ikizlerden biri evlatlık olarak verilir ve sosyal bir deney olarak takip edilir. Ebeveynler ve yavru genetik olarak% 50 oranında birbirine benzerdir. Fakat evlat edinilen çocuklar evlat edinen aileye verilir, çünkü evlat edinen ebeveynler çevre farklı çevre olarak kabul edilir. Bu gözlemler sonucunda iki farklı ortamda yetişen aynı yumurta ikizlerinin davranışlarında genetiğin ve çevrenin etkisi belirlenmeye çalışılır. Bu çalışmalarda ikizlerin davranışlarında genetiğin çok önemli rol oynadığı ortaya konmuştur. Şimdi yapılan çalışmalar da bu etkiler ne zaman etkin olmaya başlamaktadır.

Aynı yumurta ikizlerinin genlerinin %100 aynı olmasına rağmen değişik çevresel faktörler nedeniyle aralarında farklılıklar olabilmektedir. Bunun nedeni, bazı araştırmalar tek yumurta ikizlerindeki farklılıkların nedeninin epigenetik adı verilen biyolojik bir süreç olduğunu gösteriyor. Genler bir organizmanın büyüme ve gelişim sürecinde canlılığın devam etmesi için gerekli temel biyokimyasal süreçlerden sorumludur ve bu süreçlerin gerçekleşmesini sağlayan makromoleküller, örneğin proteinler genetik materyaldeki bilgiler kullanılarak sentezlenir. Buna gen ifadesi denir. Epigenetik süreç, genetik materyalin yapısında yani DNA diziliminde değişime neden olmaksızın gen ifadesini değiştirir. Örneğin DNA molekülüne bağlanan metil grubu epigenetik değişime neden olur ve genetik materyalin belirli bir genin ifadesinden sorumlu kısmının etkinliğini değiştirerek bu genin kodladığı proteinin sentezini engelleyebilir. Son yıllardaki araştırmalar çevresel faktörlerin epigenetik değişimlere neden olduğunu gösteriyor. Bu durumun DNA dizilimleri aynı olan tek yumurta ikizlerindeki farklılıkların sebebi olduğu düşünülüyor. Ama birbine benzer karekterleride belirgin olabilmektedir. Özellikle ergenlik döneminde bu özellikleri belirginleşir. Fobiler, hobileri benzer olabilir. Bazen ikizlerden bir daha dışa dönük, girişken ve atak olurken, diğeri içe kapanık ve insanlarla zor iletişim kuran, sadece ikizi ile olmak isteyen bir yapı sergileyebilir.

Sonuç

1920-1960 yılları arasında davranışçı öğrenme teorilerine göre ebeveynler en uygun öğretmenler ve çocuklarının eğitimini yürütmekten sorumlu olanlar olarak görülüyordu. Bu çalışmalarda, çocukların doğuştan sahip oldukları fizyolojik dürtüleri, zamanın öğrenme teorilerinde yer aldı. Yani çevre ve genlerin ortak etkileşiminin birlikte incelenmedi gerektiği gözardı edilmedi fakat asıl vurgu, çevre tarafından uygulanan öğrenme süreçlerinin kontrolünde olmuştur. Bu dönemin psikanalitik teorileri, aile içi erken yaşta deneyimin, sonraki iç çatışmaların, savunma mekanizmalarının ve değerlerin içselleştirilmesinin belirlenmesi üzerinde yoğunlaştı. Son yıllarda bu çalışamalar, bilişsel-sosyal öğrenme teorisi olarak, çocukların kendi sosyalleşmelerinde katılımcı olarak aktif rollerinin dikkate alınması gerekliliği giderek daha yoğun vurgulanmaya başlandı. Fakat yine de bu yaklaşımlar, ebeveynlerin çocuklarının gelişimi  ve yaşamlarının yönlendirmelerine etkisi  fikrini azaltmamıştır. Ama unutmamak gerekir ki ebeveynlik, kültür, eğitim ve sosyal ilişkiler gibi çevresel değişkenler de hayati bir rol oynamaktadır.

Son yıllarda genetiğin gelişimine ve davranış genetiğinin bulgularına bakacak olursak, çocukların davranışlarında genetiğin etkisi genetikçiler tarafından en az %50 olarak kabul edilmektedir. Genetik biliminin gelişimine bağlı olarak yapılan disiplinler arası çalışmalar artık ortak olarak yapılmaktadır. Tüm insanlarındaki genetik farklılık sadece %1’ dir. Binlerce  farklı özelliğin ya da karekterin ortaya çıkmasında ve bu farklı varyasyonların oluşmasında sadece bu %1 farkılılık karar vermektedir. Genetiğin davranıştaki ağırlığını anlayabilmek için vereceğimiz şu örnek önemlidir. Bir çok araştırma için model olarak seçilen Drosophila (Meyve Sineği,) nın sahip olduğu 15.000 genin 4000 adetinin sineğin saldırganlığı ile ilişkili olduğu deneydel olarak belirlenmiştir. Drosophila sineğinin beyninde sadece 100.000 sinir hüücresi vardır.insanla karşılaştıracak olursak, insan beyninde 100.000.000 sinir hücresi vardır. Bunun anlamı bir davranış sadece bir gen değil onlarca genin ortak etkileşimi sonucu ortaya çıkmaktadır ve oldukça komplekstir. Ancak, genetiğin bir çocuğun hayatını oluşturan karmaşık bulmacanın yalnızca bir parçası olduğunu hatırlamak önemlidir.

Prof.Dr.Reşit ÖZKANCA

KAYNAKLAR

Berger, K. S. (2000). The developing person: Through childhood and adolescence. New York: Worth Publishers.

Miko, I. (2008) Genetic dominance: genotype-phenotype relationships. Nature Education 1(1)

JOHN D. LOIKE (2017).Touro Koleji ve Üniversite Sistemlerinde Biyoloji Profesörü olan John D. Loike, The Scientist

Robinson GE. Science. 2004;304:397–399. [PubMed]

Floreano D, Mitri S, Magnenat S, Keller L. Curr Biol. 2007;17:514–591. [PubMed]

Ruan H, Wu CF. Proc Natl Acad Sci. 2008;105:7506–7510. [PMC free article] [PubMed]

Robinson GE, Grozinger CM, Whitfield CW. Nature Rev Gen. 2005;6:1–15.

Young LJ, Nilsen R, Waymire KG, MacGregor GR, Insel TR. Nature. 1999;400:766–768. [PubMed]

 

Bakterilerde keşfedilen İkozahedral mikrokompartmanların yapısı

 

Bu ikozahedral yapılar, bakterilerin çeşitli durumlarda kullandığı, özgün geometrik özelliklere sahip proteinlerden oluşur.

Birçok farklı bakteri türü, oldukça çeşitliliği fazla olan ve ardışık kimyasal reaksiyonların yapılmasını sağlayan küçük protein temelli kompartmanlar içerir. Enzim içeriğine bağlı olarak, bölmeler karbon fiksasyonu, enerji üretimi için bazı molekülleri parçalayabilen veya hücreleri stresli koşullardan koruyabilen proteinlerden oluşmaktadır.

Bu ikozahedral yapının bileşenleri; Bakteriyel mikrokompartmanların ana iskelet yapısı üç temel yapısal motifden oluşur ve bunların alt birimleri binlerce protein alt biriminden oluşmaktadır. Bu üç temel motif BMC-T, BMC-H ve BMV olarak adlandırılır.

BMC: Kompartmanların ana kabuk proteini iki ana formdan oluşur: bir hekzameri oluşturan BMC-H ve bir trimeri oluşturan BMC-T. Bu altıgen şekilli bileşenler, ikozahedronun 20 yüzden oluşan  ve substratların içeri girmesine ve dışarı çıkmasına izin veren merkezi bir gözenek sistemine sahiptir. BMC-H yapısındaki gözenekler küçüktür ve  yalnızca bir veya birkaç karbon atomdan oluşan moleküller izin verir. BMC-T gözenekleri ise daha büyük, muhtemelen daha büyük moleküllerin hareketi için daha büyüktür ve bunlar açılabilir veya kapatılabilir.  Dış kabuğu oluşturan motiflerin bazılarının, ikozahedron’un yüzlerinin kenarlarını oluşturmak için büküldüğü düşünülse de, bu konformasyonda hangi tip BMC proteini kullandığı hala net değil.

BMV pentamerik proteinler ise, ikosahedronun köşelerini oluşturur.

 KAYNAK

https://www.the-scientist.com/infographics/infographic–bacterial-microcompartments-basics-65136

 

ANTİBİYOTİK DİRENÇ PROBLEMİNDE YENİ BİR UMUT

 

Mikrobiyologlar tarafından yapılan tahminlere göre, antibiyotiğe dayanıklı süper bakterilerin, 2050 yılına kadar sadece Avrupa’da 1,3 milyon insanı öldürebilecek potansiyele sahiptir. Bu nedenle yeni antibiyotik üreten mikroorganizmaların keşfi insanın geleceği ve sağlığı bakımında önemlidir. Dünya Sağlık Örgütü (WHO), sorunu “bugün küresel sağlık, gıda güvenliği ve kalkınma için en büyük tehditlerden biri” olarak tanımlamaktadır.

İrlanda da Bilim insanları, son yıllarda, geniş etkili antibiyotiklere de direnebilen,superbug  olarak adlandırılan bakterilerin üremesini  durdurabilen ve toprakta yaşayan yeni bir bakteri keşfettiler. Bu bakteri, MRSA da dahil olmak üzere antibiyotiklere dirençli altı süper topluluğun dördüne karşı etkili olan ve daha önce daha bilinmeyen bir bakteri suşu olan Streptomyces cinsinin yeni bir türü olduğu tanımlanmıştır. Streptomyces sp. Myrophorea. Yeni bakteri türü, Galler, Brezilya, Irak ve Kuzey İrlanda’dan gelen araştırmacılardan oluşan Swansea Üniversitesi Tıp Fakültesinde bulunan bir ekip tarafından keşfedildi. Bakterinin izole edildiği Toprak yapısı alkali olup, Kuzey İrlanda, Fermanagh bölgesinden alınmıştır.

WHO tarafından sağlıkla ilişkili enfeksiyonlardan sorumlu olarak tanımlanan ilk altı çok dirençli patojenin dördünün yeni keşfedilen Streptomyces sp. myrophorea tarafından büyümesinin durdurulduğu belirlendi. Bu bakterinin etkili olduğu gruplar, Vankomisine dirençli Enterococcus faecium (VRE), metisiline dirençli Staphylococcus aureus (MRSA), Klebsiella pneumonia ve Carbenepenem’e dirençli  Acinetobacter baumanii.

Yeni keşfedilen Streptomyces sp. myrophorea hem gram negatif ve hem de gram pozitif bakteri karşı etki göstermiştir. Özellikle gram negatiflere etki göstermesi ayrıca önemlidir. Çünkü genellikle gram negatif bakteriler dış membranları nedeniyle antibiyotiklere karşı daha da dirençlidir. İnhibisyona sebep olan etken madde henüz tanımlanmamıştır fakat bu çalışma devam etmektedir.

Çalışma Swansea University’inde yapılmıştır.

Kaynak: https://sciencebulletin.org/

İlgili Makale: Luciana Terra, Paul J. Dyson, Matthew D. Hitchings, Liam Thomas, Alyaa Abdelhameed, Ibrahim M. Banat, Salvatore A. Gazze, Dušica Vujaklija, Paul D. Facey, Lewis W. Francis, Gerry A. Quinn. A Novel Alkaliphilic Streptomyces Inhibits ESKAPE Pathogens. Frontiers in Microbiology (2018). DOI: 10.3389/fmicb.2018.02458

Batı Afrika’da Öldürücü Ebola Virüsü ile Aynı Aileden Olan Marburg Virüsü Tesbit Edildi..

Bats in Sierra Leone Carry Marburg Virus

          Bilim insanları  Batı Afrika ülkesi Sierra Leone’nin üç farklı bölgesindeki beş Mısır rous meyve yarasasınından (Rousettus aegyptiacus)  alınan örneklerde Ebola virüsu ile aynı aileden olan Marburg virüsunu ilk kez tespit ettiler. Bugüne kadar bu virüsun bu bölgede insanlarda enfeksiyona sebep olduğu henüz  görülmedi.  Fakat  son derece ölümcül olan bir Ebola  virüsunun akrabası olmaları insan sağlığı bakımından risk oluşturmaktadır. Uzun zamandır, Marburg virüsünü Afrika’nın diğer bölgelerinde yaşayan  yarasaların Batı Afrika’da da yaşadığını biliniyordu. ABD Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri’nden (CDC) bir ekip yöneten ekolojist Jonathan Towner yapmış olduğu bir yazısında, bu virusun Batı Afrikada yayılış gösterdiğini bilinmekte olduğunu, bu yarasalarda da bulunmasına fazla şaşırtıcı olmadığını bir yazısında rapor etti. Bu bilimsel bilgi, 2016’da Batı Afrika’da Ebola salgını sonrasında Sierra Leone’deki yarasaları örneklemeye başlayan Kaliforniya Üniversitesi Davis (UCD) liderliğindeki CDC ve PREDICT-USAID tarafından yapılan izleme programında belirlenmiştir. Marburg virüsunun genetik dizilimi yapılan Yarasaların dördünde tesbit edilen virüslere yakın olması, bu enfeksiyon ajanının Sierra Leone’de yıllardır bulunduğunu gösteren önemli bir bulgu olmuştur. Marburg virüsunun insanlarda sebep olduğu son salgın 2017’de Uganda’da gerçekleşmiştir.  CDC’ye göre, en büyük Marburg virüs salgını 2005’te Angola’da gerçekleşti ve bu hastalığa yakalanan 252 kişinin yüzde 90’ı öldü. Sierra Leone de yarasalarındaki tesbit edilen yeni viral suşların ikisi Angola suşuna benzemektedir. Bu nedenle Ebola’ya benzer salgınlar yapması kuvvetle muhtemeldir. 

Dec 31, 2018 KERRY GRENS
© ISTOCK.COM, HENDRA SU

 

 

Florokinolon antibiyotikleri ve aort anevrizması

 

Florokinolon antibiyotikleri sıklıkla ciddi solunum yolu enfeksiyonları, zatürre, idrar yolu enfeksiyonu ve hatta veba ve antraks tedavisinde kullanılır. Bunlar arasında siprofloksasin (Cipro), gemifloxacin (Factive), levofloksasin (Levaquin), moksifloxacin (Avelox), norfloksasin (Noroksin) ve ofloksasin (Floxin) isimleri altında satılan ilaçlar bulunmaktadır.

Hastalara oral veya enjeksiyon yoluyla verilir.

Bu antibiyotikler İlaçlar aort anevrizmasına neden olabilir, atardamarda büyüyebilir ve patlayabilir, tehlikeli veya ölümcül kanamaya neden olabilir.

Bu antibiyotikleri aldıktan sonra en fazla aort anevrizması riski taşıyan hastalar yaşlılar, yüksek tansiyonu olanlar, aort tıkanıklığı ya da diğer kan damarları tıkanıklığı öyküsü olan kişiler ve Marfan sendromu veya Ehlers gibi genetik koşulları olan kişilerdir.

FDA Komisyon Üyesi Dr. Scott Gottlieb, “Aort anevrizması veya diseksiyonu riski düşük olsa da, hastaların bir fluorokinolon ilacı reçete edildiğinde aort anevrizması veya diseksiyonu yaşama ihtimalinin iki katı olduğunu ifade etti. “Aort anevrizması olan veya aort anevrizması riski altında olduğu bilinen hastalara alternatif tedavi öneriliyor

Bu risk kategorilerine girmeyen hastalar için florokinolonlar hala iyi bir seçenek olabilir. 30 yıldan fazla süredir bakteriyel enfeksiyonlain tedavisinde kullanılan  bir antibiyotiktir.

FDA, bu risklerle ilgili bir uyarının, reçete bilgisine ve hasta ilaç rehberlerine eklenmesini istemektedir.

Temmuz ayında, kurum bu ilaçların kan şekerini önemli ölçüde azaltabileceğini ve zihinsel sağlığı olumsuz yönde etkileyebileceğini ifade edildi. 2016 yılında, FDA, ilaçların kaslar, sinirler, eklemler ve merkezi sinir sistemi üzerinde engelleyici bir yan etkisi olabileceğini ve bazı basit enfeksiyonlarda kullanılmak üzere sınırlandırılması gerektiği söyleniyor

FDA, antibiyotiklerle ilgili her türlü yeni güvenlik endişesini izlemeye devam edeceği ifade ediliyor. Gottleib, “FDA, bu ürünlerle ilgili risk bilgilerini güncel ve kapsamlı bir sekilde takip edecegini duyurdu.

Bunlaradaki risk kategorilerindeyseniz ve bu antibiyotiklerden birini kullanıyorsanız, uzmanlar doktorunuzla bu konuda konuşmanız tavsiye ediliyor.

Gıda zehirlenmesine sebe olan Bacillus cereus toksinin nasıl zarar verdiğinin ve metabolik reaksiyonlarının bilinmesi hayat kurtarabilir..

Avusturalya Ulusal Üniversitesi’nde bir araştırma grubu, özellikle de gıda zehirlenmesi sonucu oluşan  bakteriyel enfeksiyonların  önlemesi ve tedavisinde bir aşama olabilecek yeni bilgilere ulaştılar. Gıda zehirlenmesinin en yaygın nedenlerinden biri, kusmaya ve ishale neden olan toksinleri salgılayan Bacillus cereus adlı bir bakteridir. Sebzeleri, pirinci, makarnaları, balıkları ve etleri kontamine eder  ve yiyecekler uygun sıcaklıkta saklanmazsa bu bakterilerin çoğalmasına sebep olur.

Okumaya devam et “Gıda zehirlenmesine sebe olan Bacillus cereus toksinin nasıl zarar verdiğinin ve metabolik reaksiyonlarının bilinmesi hayat kurtarabilir..”